“Gay
olduğunu biliyorsun değil mi?” diye sordu Karla kolunu omzuma
atarak.
“Kim
gayi"
“Taj.”
«'y .
.-O}
laj
gay
mı?
“Anlamadın mı?”
“O bakımdan kıtım. Hiçbir zaman anlamam.”
“Bizi kıskanmışsındır kesin.”
Bir kilometre kadar sustum.
“Ne var bunda?
Gay
bir erkeği beğenemez misin?”
O da bir kilometre kadar sustu.
“Haklısın. AmaTaj’ı beğenmiyorum.”
“Yine de onunla iki tam gün ortadan kaybolmakta sakınca görmedin.”
“Of, Lin. Bir spa merkezine gittik. Detoks kampına. Sebze suyuyla beslenip
kendimi savaşa hazırladım. Taj da bana eşlik etti.”
“Ben de gelirdim. Ama çağırmadın.”
“Seni planlarımdan uzak tutmaya çalıştığımı unutuyorsun. Boş ver şimdi.
Didier ondan hoşlanıyor.”
“Didier ve bir heykeltıraş!”
“Taj, Didier’yle birkaç nü çalışma yaptı bile. Çok başarılılar.”
“Nasıl yani? Taj, Didier’nin çıplak heykelini mi yapacak?”
“Evet.”
“Sus. Gerisini durmak istemiyorum.”
“Açılışta orada olacağımıza söz verdim.”
“Beni geç. Didier’yi en açık ve saçık hâliyle gördüm zaten.”
“Taj, Didier’yi Michelangelo’nun
Davut
'u gibi yorumlayacak. Ama
Davut’un kırk dokuz yaşındaki hâlini yansıtacak tabii.”
“Yok. Öldürsen o açılışa gelmem.”
Yavaşladım ve tenha bir caddenin kenarındaki cepte durdum. Ada Şehri’nin
sokaklarını yeterince turlayınca onları hissetmeye başlarsınız.
“Ne oldu?” diye sordu Karla.
“Trafik,” dedim etrafıma bakınarak.
“Trafik yok ki.”
“Mesele de o zaten. Normalde burası sıkışık olurdu. Polis yolları kapamış.”
O sırada yanımızdan arabalar geçti. Kan kırmızısı tepe ışıkları yanıp sönü
yordu. Onları ikinci bir kafile izledi. Sonra sokak yeniden sessizleşti.
“Bandra’ya gidiyorlar,” dedim motoru çalıştırırken. “Polisler ve gazeteciler
bu kadar acele ettiğine göre büyük bir olay var.”
Kolunu omzuma attı. “Merak ediyor musun?”
“Hayır,” dedim. “Seni süper biriyle tanıştıracağım. Benim bankalardan bi
rine gidiyoruz.”
Yarımay teyze Karla’yı görünce kendinden geçti. Hatta bir ara gösterisinin o
bölümünün kadınlara özel olduğunu söyleyip beni dışarı kovdu. Balık yağıyla kay
ganlaşan sokakta yürürken içeride neler olduğunu bayağı merak ettim doğrusu.
Colaba’da Karla’yla yeniden buluştuğumuzda, “Gerçekten başarılı,” dedi.
“Kadın acayip yoga yapıyor. Bir sanatçıya süper malzeme olur.”
“Senin genç sanatçılardan biri ilgilenir belki.”
Güldü. “îyi fikir. Bu gidişle birlikte müthiş işler başaracağız, Shantaram.”
“Hiç şüphen olmasın.”
Genç bir fahişe iş tuttuğu Regal Circle kavşağından balıkçı mahallesindeki
evine dönerken pazarın içinden geçiyordu. Adı Circe’ydi ve başa çıkılması zor
bir kızdı.
En sık başvurduğu taktik, erkeklere onunla seks yapana ya da susması için
para verene dek sakız gibi yapışmaktı.
“Hey, Shantaram,” diye seslendi. “Bütün gece yarı fiyatına. Ne dersin?”
“Selam, Circe,” dedim yanından geçmeye çalışarak ama yolumu kesip elle
rini kalçalarına dayadı.
“Vaktin darsa şipşak da olur. Ama onda indirim yapamam.”
“İyi akşamlar, Circe,” dedim ama sarı sarisinin eteklerini toplayıp koştu ve
yine yolumu kesti.
“Ya seks, ya para,” dedi koluma yapışarak.
Karla onu iki eliyle birden göğsünden itti.
“Geri bas, Circe,” diye gürledi Hintçe.
Circe yamulan yakasını düzeltip tek kelime etmeden uzaklaştı.
Güldüm. “Bundan sonra ben de bu taktiği kullanayım bari.”
“Tatlı kız,” dedi alayla. “Fetiş partisinden beri bir tane normal tipe rastla
yamadım.”
“Şanssızlık işte,” dedim. “Benim işim bitti. Şimdi nereye, Bayan Karla?”
“Bok çukurunun tam dibine, aşkım.”
Cjüneye, Taj Mahal Otel’e yöneldik. Karlanın Ranjit’in medya imparator
luğunun hissedarlarıyla toplantısı vardı.
Karla’yı otelin kapısında karşılayan Sih güvenlik ekibinin gözlerinde ak
şam güneşinin altın ışıltıları oynaşıyordu. Karlanın ayağında şeffaf plastikten
sandaletler, üzerinde yakasını kesip omuzlarına kadar indirdiği gri bir işçi tu
lumu vardı. Beline kenevir lifinden örülmüş, siyah bir kemer takmıştı. Saçları
rüzgârdan dağılmıştı ve gayet iyi görünüyordu.
Bende siyah kot, kot yeleğim ve Oleg’den değiş tokuş usulü aldığım Keith
Richards tişört vardı ve bir iş toplantısına hiç uygun değildim. Aldırmadım.
Neticede onlar da benim dünyamda tuhaf görünürdü.
Toplantı otelin özel odalarından birindeydi. Daracık bir asansöre bindik.
Kapılar kapanır kapanmaz Karla’ya cep şişemi uzattım. Karla bir fırt alıp şişeyi
geri verdi. Kapılar açıldığında karşımızda yine dar bir koridor belirdi. İleride
her köşesinden zenginlik akan bir hazine dairesi vardı.
Zavallı maun ağaçlarının derileri için katledildiği uzak ülkelerden ithal edi
len maun kaplamaların dibine her biri bir aile arabası fiyatında deri koltuk
lar yerleştirilmişti. Kristal bardaklar, yüzeylerindeki binlerce ışık kırılmasıyla
gözleri kör ediyordu. Halılar neredeyse bir sünger kadar kalın ve yumuşaktı.
Duvarlarda iş dünyasının kodamanlarının pahalı portreleri asılıydı. Beyaz eldi
venli garsonlar odadakilere zarafetle hizmet ediyordu.
İçeride altı tane iş adamı vardı. Hepsi de iyi giyimliydi. Kapıdan girdiğimiz
de konuşmaya ara verip Karla’ya baktılar.
“Kaybınız için çok üzgünüz Bayan Karla,” dedi bir tanesi.
“Sabırlar diliyoruz, hanımefendi,” diye mırıldandı diğerleri.
Karla’ya baktım. O da adamların yüzlerinde bir cevap arar gibiydi. Sonra
birden suratı asıldı.
“Ranjit’e bir şey mi oldu?”
“Bilmiyor musunuz?”
“Neyi?” diye mırıldandı.
“Ranjit öldü, Bayan Karla,” dedi adamlardan biri. “Bu gece Bandra’da vur
muşlar. Son dakika haberi olarak verdiler.”
Yolda gördüğümüz polis ve medya araçları Ranjit’in vurulduğu yere gidi
yordu demek. Karla bana baktı.
“İyi misin?” diye sordum.
Çenesini sıkarak başını salladı.
“Bana izin verirseniz, bu toplantıyı kırk sekiz saat ertelemek istiyorum, beyler.”
“Ebette, Bayan Karla.”
“Siz nasıl isterseniz.”
“Tekrar başınız sağ olsun.”
Asansörde bana sarıldı. Yüzünü göğsüme gömdü ve ağladı. Sonra birden
asansör iki kat arasında durdu.
Karla gözlerini silip gülerek etrafa bakındı.
“Merhaba, Ranjit. Sıkıysa hayalet gibi çık karşıma.”
Asansör yeniden hareket etti.
“Elveda Ranjit,” dedim.
Sokakta Karla’nın elini tuttum.
“Ne yapmak istersin?”
“Eğer hâlâ oradaysa onu teşhis etmek istiyorum,” dedi. “İş morga kal
masın.”
Onu Bandra’ya götürdüm. Randall her zamanki gibi arkamızdan geldi.
Basın Ranjit’in gümüş bir kurşunun hedefi olduğu barın biraz ilerisinde ko
nuşlanmıştı. Cesedi hâlâ içerideydi. Polis meşhur medya patronunun cesedini
kaldırmak için birkaç önemli haber muhabirinin gelmesini bekliyordu. Karla,
Randall ve ben kalabalığın arasında dikilip haber ekiplerinin lambalarını doğ
rulttuğu kapıya baktık.
Bu iş hoşuma gitmemişti. Ranjit’in bir ceset torbasında tekerlekli bir sed
yeyle götürüldüğünü görmek istemiyordum. Ayrıca etraf polis kaynıyordu.
Karla’ya baktım. Donuk gözlerle etrafı izliyordu.
“Bunu yapmak istediğinden emin misin?” diye sordum.
“Mecburum. Ranjit’in ailesine boçluyum. Onun pis oyunlarına alet oldum.”
Basın kordonunun önüne doğru yürüdü. Flaşlar patladı. Yarım adım arka-
sındaydım ve Randall da yanımdaydı.
“Yol açın,” dedi Randall, Hintçe ve Marathi dilinde. Sesi sakindi. “Lütfen,
saygı gösterin.”
Basın ve polisler Karla’nın bara girmesine izin verdi ama Randall’la beni
kapıda durdurdular. On uzun dakika sonra Karla döndü. Başı dik, bakışları
soğukkanlıydı ama bir polis memurunun koluna girmişti.
“Alçakça bir cinayet,” dedi polis. “Henüz soruşturma tamamlanmadı tabii
ama görünüşe bakılırsa kocanızı vuran genç...”
“Bunları şimdi konuşmasak?” dedi Karla.
“Elbette, hanımefendi,” dedi adam hemen.
“Kabalık olarak almayın, lütfen. Buraya Ranjit’in cesedini teşhis etmek için
geldim. Ailesine haber verirseniz sevinirim. Artık işlemlere başlayabilirsiniz
herhalde?”
“Evet, pek tabii.”
“Teşhisimi yasal olarak kabul ediyorsunuz değil mi? Ranjit’in ailesine haber
verecek misiniz?”
“Evet, ediyoruz. Gerisini biz hallederiz, efendim.”
“Teşekkür ederim,” dedi Karla adamın elini sıkarken. “Bana soracaklarınız
vardır muhakkak. En kısa zamanda merkeze geleceğim.”
“Çok naziksiniz, hanımefendi. Buyurun, size kartımı vereyim. Başınız sağ
olsun.”
“Tekrar teşekkürler.”
Basın kordonundan geçip motora doğru yürürken birkaç gazeteci Karla’nın
fotoğrafını çekmeye çalıştı. Ama Randall onlara engel oldu ve basın özgürlüğü
naraları atmamaları için para verdi.
Güneye dönerken Karla yanağını sırtıma dayayıp ağladı. Trafik ışıklarında
durduğumuzda, Randall arabadan fırladı ve ona kırmızı, seramik bir kutudan
çıkardığı kâğıt mendili verdi. Bu düşünceli hareketin Karla’ya iyi geldiğini tah
min ettim. Ağlaması kesildi çünkü ve yolun kalanında bana sıkıca sarılmakla
yetindi. Bir daha da Ranjit için tek damla gözyaşı dökmedi.
Do'stlaringiz bilan baham: |